Haydi Öğrenelim!
Ayşegül Atik:
Mürşide Ersoy
MecmuaN.com Nedir?
MecmuaN geniş çaplı bir Sözlük Sitesidir. Anlamını bilmediğiniz kelimeler, atasözleri, deyimler, osmanlıca kelimeler ve kronolojik tarihi olayları araştırabilir ve önemli günler gibi bir çok bilgiye ulaşabilirsiniz.
Kelime Arama
Sende Yolla Hata Bildir!GENİŞ KAPSAMLI ANLAMLAR VE KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ - TÜRKÇE SÖZLÜK
Götü Üç Buçuk Atmak:
(bkz:: Üç Buçık Atmak)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götü Varıp Gelmek:
(d.) Büyük korku geçirmek.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götü Yanmak:
(d.) Çok üzülmek. (Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götü Yemek:
(d.) (Bir işi yapabilmek için) Yeterli cesareti olmak. (Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götü Yere Yakın:
(d.) Kısa boylu, bücür. (kimse) Örn:: Ulan götü yere yakın herif. Sen demedin mi bana herif kapıya dayandı küfür etti diye ha? (Muzaffer Buyrukçu, Onlar)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götüne Batmak:
(d.) (Bir şey, bir kimseyi) Durup dururken rahatsız etmek, ilgili olmadığı bir konuya durup dururken karışan kimseler için kullanılır.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götüne Kısmet Çıkmak:
(d. türk. a. kısmet) Yerli yersiz herkesin işlerine karışan kimselere karşı alay yollu kullanılır.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götünü Yalamak:
(d.) (Birisine) Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek. Örn:: Falan filan ya biz niye bu elin gavurun memleketinde onun götünü yalıyoruz? (Güney Dal, İş Sürgünleri)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götünü Yırtmak:
(d.) 1- Çok uğraşmak, çok didinmek. 2- (Bir edimi) Aşırı biçimde yapmak, örneğin çok bağırmak.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götürmek:
(f.) 1- Yenmek, galip gelmek. Örn:: -Kasımpaşayı üç sıfır götürdük ya boşver diyordu. Hangisi yenerse yensin. Şampiyonluk torbada keklik. (Orhan Kemal, Yılbaşı 1960-1961) Örn:: Ulan atma be Biz en ölü günümüzde Feneri sıfıra üç götürmüş takımız. (Attila İlhan, Sokaktaki Adam) 2- Çalmak. Örn:: Saati bir götürseler çok nefis bir şekilde yollarını bulacaklardı. (Süavi Süalp, Nuriye Hanımın Saati) Örn:: Bu keriz sucuğu götürsün diye aman Vahit amcacım çok soğuk olsun en alttakilerden çıkar diyor oyalıyorum adamı. (Muzaffer Buyrukçu, Bir Olayın Başlangıcı) 3- Öldürmek, öldürücü etki yapmak. Örn:: Hacivat- Aksülümen hastaya şifa mı?. Karagöz- Birdenbire götürür. (Karagöz, Mandıra) 4- Yemek içmek. Herif kılıç şişi bir götürüyor götürürken oluyor herif. 5- (Birisini) Cinsel İlişkide kullanmak.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götürücü:
(i.) Hırsız, kalk gidelimci.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götüyle Deve İzi Yapmak:
(d.) Sakarca hareketler yapmak.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Götüyle Gülmek:
(d.) Gülecek değerde bile bulmamak. Örn:: -Türedi prodüktörlerin yaptığı yanlışlara insan ağzı ile değil götü ile gülüyor. (Reşat Enis, Yolgeçen hanı)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Gövde:
Bir şarabın damakta bıraktığı dolgunluk hissi. Alkol oranı ve ekstresi yüksek olan şaraplar sağlam gövdeli ya da dolgun olarak tanımlanırlar.(Konusu: Şarap Terimi, Kökeni: )
Gövde Kaldırmak:
(Cimnastik Ter.) Cimnastikte, bükülmüş olan veya indirilen gövdeyi eski haline getirmek.(Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Gövdelemek:
(f.) Yemek yiyip içmek. Örn:: -Buyursana misafir. Sen daha başlamadın mı? Gövdelemeye bak. (Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
göz:
ad 1. görmeyi sağlayan organ. 2. MEC. (kimi deyimlerde) görme ve bakma, bakış, inceleme vb. "Durum gözden kaçmadı. Bunu göz önüne alın. Onun gözü keskindir" 3. MEC. bakış, görüş. "Doğayı ozan gözüyle incelerdi" 4. MEC. iyi ya da kötü nitelikler, duygular, tutkular vb. anlatan bakış. "Ağlayan gözlerle bakıyordu" 5. MEC. boşluk, delik. "İğne gözü kadar bir deliği vardı" 6. MEC. suyun topraktan kaynadığı, çıktığı yer. "Irmağın gözüne doğru gidiyorduk" 7. MEC. dolap vb.de çekmecelerin her biri, çekmece. "Masanın gözlerini boşaltın" 8. MEC. içine öteberi konulan, girilen, bölümleri olan bir şeyin her bölmesi. "İki göz bir evi vardı. Heybenin gözleri doluydu" 9. MEC. terazi kefesi. 10. MEC. kıskançlık ya da hayranlıkla bakıldığında bir şeye kötülük verdiğine inanılan bakış, uğursuzluk. "Onun gözünden korkarım" Benzer: nazar 11. ağacın tomurcuk veren yerlerinden her biri. 12. kimi yaraların, özellikle çıbanların uç bölümü. 13. MEC. gönül bağlantısı, ilgi, istek, arzu, sevgi. "Onun sende gözü var" 14. MEC. (satranç vb.de) bölüm. 15. işlerin sıkılığı, yoğunluğu yüzünden başka bir şeyle ilgilenmeye zaman ve olanak bulamamak. "On gündür göz açamıyorum ki bir dişçiye gideyim" 16. (bir şeye) çok sık uğramak, (bir şey) sık sık başına gelmek. "Hastalıktan göz açamadı ki toparlansın" 17. (ışık) gözü kamaştırmak, gözü rahatsız etmek. "Karşıdan gelen otobüsün ışığı göz alıyordu" 18. güzelliğiyle gözleri üzerine çekmek, göz kamaştırmak. 19. göz hastalıklarının sağaltımı için, göze ilaçlı suyla yapılan banyo. 20. ARGO bir kadını, özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak seyretme. 21. bir yazıyı derinlemesine incelemeksizin okumak. "Kitaba bir göz gezdirmek yetmez, okumalısın" 22. bir yeri, bir şeyi incelemeden bakıp geçmek ya da çabucak incelemek. 23. apaçık bir biçimde, belli ve apaçık olarak, çok açık olduğu halde. "Onu göz göre göre hasta ettik" 24. herkesin gözleri önünde, herkes bakarken, görürken. "Göz göre göre adam kaçırılır mı?" 25. üzerinde birçok delik, boşluk bulunan. "Peynir göz göz olmuş" 26. oda oda. "Evini göz göz kiraya verdi" 27. üzerinde birçok göz5 oluşmak ya da bulunmak. 28. (yara) delik delik açılmak. 29. (ışık için) gözün kamaşmasına, bir süre göremez duruma gelmesine yol açan. 30. MEC. hayranlık uyandırıcı. 31. (güçlü ışık) kısa bir süre görüşü bulandırmak, gözü bir süre göremez duruma getirmek. 32. MEC. (güzellik, üstün başarı gibi bir nitelik) görenleri hayran bırakmak. "Buluşu göz kamaştırıyordu" 33. hiç acımadan, acımasızca. "Eline geçse onu göz kırpmadan öldürebilirdi" 34. hiç çekinmeden, hiç duraksamadan. "Onu iyi tanırım, göz kırpmadan yalan söyler" 35. gözkapaklarını kapayıp açmak. 36. MEC. başkasına söylediklerinin doğru ya da geçerli olmadığını anlatmak için, benimsediği bir kimseye bakarak, herhangi bir gözünü kapayıp açmak. 37. korunması, gözetilmesi gereken bir kimseyi ya da şeyi görüp gözetmek, korumak, ona bakmak. 38. görme ve işitme yoluyla öğrenmeye, bilgi edinmeye çalışmak. 39. görme yeteneği. 40. ortaya çıkarmak için gözleri çok yoran iş, değerli iş, ince iş. "Bu örgülerin hepsi de göz nurudur" 41. gözden yaş getirici. "Polis, olayda göz yaşartıcı bomba kullanmış" 42. çok acıklı, çok duygulandıran, duygusal, duygulandırıcı. "Anneyle çocuğun durumu göz yaşartıcı bir görünüm oluşturmuştu" 43. insana yılgınlık vermek. 44. birinin gözünü korkutmak, gözdağı vermek. 45. gece hiç uyumamak. 46. MEC. (bir kusuru, davranışı vb.) hoşgörüyle karşılamamak, iyi olmayan bir duruma olanak vermemek. 47. (bir şeyi) niteliğini anlamak için iyice incelemek, her yanına bakmak. 48. MEC. (bir durumu) ele almak, incelemek. "Senin davranışlarını gözden geçirmek zorunda kalacağız" 49. (bir araç, aygıt, motor vb. için) çalışıp çalışmadığına bakmak ya da bakım yapmak. "Arabayı bir gözden geçirmek iyi olacak" 50. görünüşü herkesi rahatsız etmek. "Bahçedeki çöp bidonu göze batıyordu" 51. başkalarının çekemeyeceği bir düzeye erişmek, kıskançlığa yol açmak. "Onun göze batışı, işini güçleştirdi" 52. açık, belirgin olmak. 53. var olmadığı halde varmış gibi görünmek. 54. ortalıkta dolaşmamak, ortaya çıkmamak, saklanmak. 55. kendisi var olduğu halde göz onu görememek. 56. (bir tehlike) karar verilen bir iş dolayısıyla hiçe sayılmak, önemsenmemek. 57. (bir şeye) aşırı bir istekle bakmak, gözlerini ondan alamamak. 58. göze getirmek, göz değdirmek. "Delikanlıyı gözle yediler, öldü gitti" 59. uyanmak. 60. MEC. iyi ya da kötüyü, kendisine yarayanı ya da yaramayanı ayırt edecek deneyime erişmek, gözü açılmak. 61. gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek. 62. duygulanarak gözleri yaşarmak. "Dostunu görünce gözleri buğulanmıştı" 63. aşırı ateş dolayısıyla ya da can çekişirken, gözlerin renkli bölümü kapakların altında kalarak görünmemek, gözler arkaya gitmek. 64. aşırı bir istek ya da kızgınlık dolayısıyla saldıracak durumda olmak. "Gözleri dönen adam kadına saldırmış" 65. zekice ve şeytanca, çapkınca bakmak. 66. çok zeki olduğu gözlerinden belli olmak. 67. çok uykusu gelmesi nedeniyle gözkapakları gevşeyip birbirine yaklaşmak. 68. MEC. ölmek. 69. açlık, baş dönmesi, aşırı yorgunluk gibi nedenlerle iyi göremez olmak. 70. MEC. aşırı bir istek ya da kızgınlık dolayısıyla saldıracak durumda olmak. "Gözleri kararan adam ortalığı kana boyadı" 71. gözleri sulanmak. 72. çok duygulandırıcı bir olay, durum nedeniyle gözlerinden yaş gelmek, çok duygulanmak. 73. aşırı ölçüde kızmak, çok öfkelenmek. 74. yüzüne yediği tokatla gözlerinde şimşekler oluşmuş gibi olmak. 75. önceden göremediği bir şeyi gözü ortama uyunca görür olmak. "Karanlığa gözü alışınca karaltıları seçmeye başladı" 76. MEC. (bir şeyi) yadırgamaz olmak. "Mini eteğe herkesin gözü alışmıştı" 77. bir işi yapacak, becerecek gücü ve yeteneği kendisinde bulamamak, gözü yememek. 78. görünüşü kendisine güven vermemek, görünüşünü beğenmemek, gözü tutmamak. 79. MEC. çevresinde olan biteni ayrımsamayan, aymaz. 80. inceleyip, sorup anlamaksızın. 81. evine, eşine bağlı olmayıp başkalarıyla ilişki kuran. 82. çalıştığı yeri, işi bırakıp başka yere geçmeyi kollayan. 83. görmez olmak. 84. MEC. belli bir şeyden başkasıyla ilgilenmez olmak. 85. MEC. öfke sonucu en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek. "Kızdı mı dost düşman gözü görmez" 86. kendini çok önem verdiği bir işe bağlayıp başka hiçbir şeyle ilgilenmez, uğraşmaz olmak. 87. öfke sonucu, en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek. 88. çok isteyip de elde edemediği bir şeye karşı isteği sürmek. 89. elde edemediği bir şeyi kıskanmak. 90. güçlü ışık dolayısıyla bakamamak. 91. MEC. güzellik, görkem vb. dolayısıyla büyülenmek, hayran olmak. 92. çevresinde olan biteni ayrımsamayan, aymaz, gözü bağlı. "Bulmuşlar gözü kapalı birini, oynatıyorlar" 93. hiç duraksamadan, düşünmeksizin. "Kendini tehlikeye gözü kapalı atar" 94. kolaylıkla, kolayca. "Ben bunu gözü kapalı yaparım" 95. başı dönerek hafif baygınlık geçirmek. 96. MEC. aşırı bir isteğin etkisiyle ya da umutsuzluk, kızgınlık gibi bir nedenle ne yaptığını bilmez bir duruma gelmek. 97. gözleri ara sıra şaşılaşmak, şaşı gibi görünmek. 98. bir şeye, elinde olmayarak, ayrımsamaksızın bakmak. 99. çok iyi gören, özellikle uzakları görebilen. 100. çok kişinin göremediği incelikleri görebilen. 101. (bir şeyi) yapabilmek için kendisinde güç ve yeterlik bulmak, yapabileceğine inanmak. "Bunu başaracağımı gözüm kesince, işe girdim" 102. (birini) verilecek işi yapabilecek yeterlikte ve güçte bulmak. "Adamı gözüm kesmişti, işi ona verdim" 103. yerin dibine geçsin, istemiyorum, vazgeçtim. "Paranın gözü kör olsun, vermezsen verme" 104. çok gerekli ama ne yapmalı ki elde yok, ele geçmiyor. "Paranın gözü kör olsun, çalış çabala dur, değişen bir şey yok" 105. yerin dibine geçsin, Tanrı belasını versin. "Yoksulluğun gözü kör olsun, herkese boyun eğdiriyor" 106. gözü kör olmak. 107. MEC. ölmek. 108. bir şeyi bir kez daha yapmaya korkmak, yineleme gücü olmamak. 109. birinden, bir şeyden korkmak. "Benden gözü yıldığı için buralara gelemez" 110. (kimse için) onu görmek istemiyorum, bana görünmesin, ortalıkta dolaşmasın, defolup gitsin. 111. (bir şey için) onu görmeye dayanamıyorun, onu benden uzaklaştırın, atın. 112. (bir kimseyi) onda olmayan nitelikleri varsayarak, bir kimsenin önemini, değerini çok abartmak. "Adamı gözümüzde büyütmüşüz, oysa pek bir yeteneği yokmuş" 113. (bir şeyi) önemli, değerli görmek ya da güç yapılır bulmak. "Bu işi gözünde büyütürsen başaramazsın" 114. söz konusu şeye sahip olma tutkusu içinde bulunmamak. "Ozanlık gözümde yok ki, iş olsun diye şiir yazıyorum" 115. bir üzüntü ya da herhangi bir güç durum nedeniyle o şeye değer verecek durumda bulunmamak. "İnsan acı içindeyken hiçbir şey gözünde olmaz" 116. her şeyi göze alacak denli kızmış olmak. 117. kendi durumu, derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek, dünyadan bezerek her şeyden vazgeçmek. 118. karasu hastalığı dolayısıyla gözü görmez olmak. 119. MEC. gelmesini çok istediği birinin ya da şeyin uzun süre yolunu gözlemek. 120. bir işi başarabileceğini, yapabileceğini gözü kesmek, yapabileceği inancına ulaşmak. 121. beğenisine uygun bulduğu bir şeyi ele geçirmeyi tasarlamak. 122. bir kimsenin görmek istemediği ya da göremediği, bulamadığı bir şeyi ona sert bir tavırla göstermek. 123. çaba harcayarak, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak. "Adam, çobanı muhtarın gözüne sokmak için diller döküyordu" 124. bilgiler vererek görüşünü değiştirmesini sağlamak ya da bir konuda uyarmak. 125. bir durumla ilk kez karşılaştırmak. 126. cinsel ilişkiye alıştırmak. "Kadın, oğlanın gözünü açmıştı ama sevilmediğini biliyordu" 127. o yere gelinceye değin uyumuş olmak. "Trende uyumuşum, gözümü Tuzla’da açtım" 128. baygınken ya da herhangi bir nedenle kendini bilmez durumdayken, çevreyi tanımaya başlamak. "Lokantada olduğumuzu anımsıyorum, sonra gözümü evde açtım" 129. en kötü biçimde yapmak. "Yaptın ama gözünü çıkardın" 130. beceriksizce davranmak, zarara uğratmak. 131. iyisi varken kötüsünü seçmek. 132. ona sürekli olarak bakıp durmak. 133. MEC. onu ele geçirmeyi tasarlamak. 134. aşırı istekleri olmak. "Durmadan çalışıyordu, gözünü hırs bürümüştü, en iyisine ulaşacaktı" 135. aşırı ölçüde öfkelenmek. "Çocuk, kendini yerlere atıyordu, gözünü hırs bürümüştü, ille de istiyordu" 136. görmezlikten gelmek, görmemiş gibi davranmak. 137. MEC. hoş görmek. 138. MEC. ölmek. 139. (sıfat olarak) çok sevdiğim. "Gözünü sevdiğim yurdum, senin eşin yoktur!" 140. (seslenme sözü olarak) sevgili dostum. 141. her bakımdan korumak, üzerinde titremek. 142. MEC. buyruğunu yerine getirmeye her an hazır olmak. 143. bir isteğinin gerçekleşmesi için birine gözleriyle yalvarmak. 144. (bir şey) sürekli denetimi altında bulunmak. 145. olduğu gibi anımsamak, hiçbir ayrıntısını unutmamış olmak.(Konusu: , Kökeni: )
Göz Açtıran:
(d.) Aminler sınıfından bir tür İlaç uyarıcı, amfetamin.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Göz Banyosu:
(d. türk. it. bagno'dan) Güzel bir kadını veya kızı soyunukken (yıkanırken, giyinirken vd.) seyretme, dikiz, röntgenleme. Örn:: Öflen öffi Bahçeye çıkıp şu yavruya bi göz banyosu daha çekmezsem yutkunmaktan bademciklerim kavun gibi şişecek. (Oğuz Aral, Utanmaz Adam)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Göz Kalemi:
Göz biçimini ve anlatımını değiştirmede kullanılan özel uçlu kalem.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Gözde:
(t.i. ka.) 1- Göze girmiş olan sevilen beğenilen, benimsenen. 2- Beğenilen kadın. 3- Osmanlı sarayında padişahın ilk dört cariyesine verilen ünvan.(Konusu: İsim (Kız), Kökeni: Türkçe)
göze:
YAŞBİLİM (BİYOLOJİ) TERİMİ ad gözle görülemeyecek denli küçük olup yarı geçirgen bir ince zarla çevrili protoplazma ve çekirdekten oluşan, bitki ve hayvanlarda dokuları oluşturan en küçük öğe. Benzer: hücre(Konusu: , Kökeni: )
göze:
HALK AĞZINDAN ad bir suyun topraktan çıktığı yer, su kaynağı, göz6.(Konusu: , Kökeni: )
gözebilim:
YAŞBİLİM (BİYOLOJİ) TERİMİ bileşik · ad gözeyi (I) yapı, işlev, çoğalma, yaşama vb. yönlerinden konu alan yaşambilim dalı. Benzer: sitoloji(Konusu: , Kökeni: )
Gözen:
(t.i. ka.) Bir nevi alageyik.(Konusu: İsim (Kız), Kökeni: Türkçe)
Gözetleme Deliği:
(Alm. Guekloch) Perdeden ya da kulisten salona açılan, seyircileri görmeye yarayan küçük delik.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Gözlem:
(t.i. ka.erk.) Müşahade, gözlemek karşılığı olarak kullanılan kelime. Erkek ve kadın adı olarak kullanılır.(Konusu: İsim (Kız & Erk), Kökeni: Türkçe)
gözlem:
ad 1. bir olayın, bir gerçeğin ya da bir nesnenin niteliklerini öğrenmek, bilmek ereğiyle, onun özenli, planlı ve dikkatli bir biçimde ele alınıp, gözetlenip incelenmesi işi. 2. böyle bir inceleme sonucu elde edilen bilgi, değer. 3. bilimin her alanında, çeşitli araç ve gereçlerin yardımıyla, olayların nedenlerini bilmek için uygulanan bilimsel yöntem. 4. FELSEFE TERİMİ dış evrende bulunan bir şeyi anlamak için, onun kendiliğinden ortaya çıkan türlü belirtilerini incelemek ve gözden geçirmek işi. 5. GÖKBİLİM TERİMİ bir gökcismini ya da bir gök olayını çıplak gözle ya da bir araçla izleyerek görülen değerleri saptama işi. 6. RUHBİLİM TERİMİ belirli bir konuyu ya da bir gerçeği anlamak için, kendiliğinden ortaya çıkan türlü belirtilerini gözleme yoluyla onunla ilgili veri toplama iş. 7. YAZIN TERİMİ bir yazıyı ya da yapıtı yazmaya başlamadan önce, onun konusuyla ilgili inceleme, deney ve araştırma yapma, bilgiler edinme işi. 8. HUKUK TERİMİ bir suç işlediği varsayımıyla, güvenlik güçlerince, belli bir süre bir yerde alıkonulma, gözaltı.(Konusu: , Kökeni: )
Gözlem İhtisas Dairesi:
(observation department) Haklarında Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 74. maddesine göre gözlem kararı verilmiş tutuklu ve tutuksuz kişilerle hukuk mahkemelerince hukuki ehliyetleri bakımından gözlemi gerekli görülen kimselerin yatırılarak gözlem altına alınması ve haklarında rapor düzenlenmesi ile görevli adli tıp kurumu ihtisas dairesi. (Konusu: Adli Tıp Terimi, Kökeni: )
Gözlemci:
(gnl.ter.) Oyunu yöneten hakemleri denetleyen ve onların kurallara uyup uymadıklarını tespit eden görevli. (Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Gözlemci:
(Futbol Ter.) Futbol karşılaşmalarını ve görevlilerini izlemekle görevli kişi. (Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Gözlü Sahne Vidası:
(Alm. Sehraubhaken - Fr. anneau d vis - İng. screw eye) Sahnede halat geçirilerek dekoru tutan vida.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Gözlükotu:
(gözotu) Kırlarda kendiliğinden yetişen bir çeşit bitkidir. Yaprakları dantela şeklindedir. Çiçekleri; ufak, beyazımtırak, mavi ve kırmızı benekli olup, yapraklarının ortasındadır. Çiçekleri, yaz aylarında toplanıp, kurutulur. Faydası:: Göz nezlesi ve göz iltihaplarını iyileştirir. Mide ve bağırsak gazlarını giderir.(Konusu: Bitki Bilim, Kökeni: )
gözyaşı:
bileşik · ad gözyaşı bezlerince salgılanan ve kimi etkilerle ya da ağlayınca gözlerden akan duru sıvı damlacıklarından her biri.(Konusu: , Kökeni: )
Grace Hopper:
Grace Hopper (1906-1992) Bilgisayar bilimcisi, kadın mucit. "Bilgisayarların Annesi" lakablı bu kadın BM-Harvard Mark 1 modeli ile ilk büyük ölçekli bilgisayar'ı geliştirdi.(Konusu: Mucid ve İcadı, Kökeni: )
Graçiyano:
(İt. graciano) Commedia deli' Arte türünün yaşlı erkek tiplerinden biri. il Dottore tipleri arası ndadır. Bolonyalı, şarlatan bir hukuk doktorudur. Çok konuşur. Konuşmasıyla karşısındakini kandırır, ama çok geçmeden hileciliği ortaya çıkar. Sık sık aldatır ve atılır. Bazan "doktor" lakabını kullanarak tıp doktorluğu da yapar. Kırmızı yanaklı, şişman, koca burunlu bir adamdır. Kara pelerini, geniş kenarlı şapkası ve kara yarım maskesi vardır.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Graçiyozo:
(İsp. gracioso) İspanyol tiyatrosunda türlü gülünçlükler yapan uşak tipi.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Grad:
Açı ölçü birimi (400’lük sistem; 1 tam açı = 400 grad).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grado:
(lat.i. creditum, fr. cradit'ten) Kredi. İtibar. Örn:: Yosmalar hep karşı yani köprünün karşı yakası malıydı. Grado itibariyle derece derece idiler. (Sermet Muhtar Alus, Eski Beyoğlu Adet ve Alemleri)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Grado:
Derece, aşama veya ölçü anlamında kullanılan terim.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafik:
Verilerin çizgiler, şekiller veya görsellerle ifade edilmesi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafik Arayüz (GUI):
"Graphical User Interface" teriminin kısaltmasıdır. Birkaç yıl öncesine kadar, programları çalıştırmak için karşımızda duran boş bir ekrana karmaşık komutlar girmek zorundaydık. Bu durum, bilgisayarla profesyonel olarak ilgilenmeyen kullanıcılar için pek de rahat değildi.Grafik arayüze sahip olan yazılımlarla tanışmamız ise, bilgisayar kullanımını önemli oranda kolaylaştırmıştır. Bu tip programlarda, komutları anlaşılabilir simgeler halinde görürüz. Farkı anlamak için DOS ve Windows işletim sistemlerini karşılaştırmanız yeterli olacaktır. DOS'ta siyah bir ekrana sayısız komut girmek zorundaydık. Windows ise, hemen her türlü komutu simgeler haline getirmiştir. Örneğin bir klasörü açmak için ilgili simgeye tıklamamız yeterli olacaktır."(Konusu: Bilgisayar T., Kökeni: )
Grafik Kartı:
Ekran kartı olarak da bilinen grafik kartları, bilgisayarın temel bileşenlerinden birisidir. Görevi, kendisine gelen verileri sinyallere dönüştürmek ve bu sinyalleri de monitöre aktarmaktır. Birkaç yıl öncesinin grafik kartlarının aksine, yeni nesil ürünler bundan çok daha fazlasını yapabilirler. Çünkü bu modellerin üzerinde özel bir işlemci ve bol miktarda hafıza birimi bulunur. Böylece grafik kartları, yüksek bir grafik işleme yeteneğine sahip olabilirler. Grafik kartlarının bu denli güçlenmeleri, sistemin ana işlemcisine (CPU) binen yükü de büyük oranda azaltmıştır. CPU'nun rahatlaması ise, bilgisayarın genel performansı açısından oldukça önemlidir. Yeni nesil oyunların ve grafik kartlarının hemen hepsi, sorunsuz çalışmak için güçlü bir grafik kartına ihtiyaç duyarlar.(Konusu: Bilgisayar T., Kökeni: )
Grafik Programı:
Çeşitli resim dosyası türlerinin işlenebilmesine ve üzerlerinde değişiklik yapılabilmesine imkan tanıyan özel yazılımlara verilen genel addır. Grafik programlarını, Bitmap ve Vektör grafik programları olarak iki farklı kategoriye ayırabiliriz. Paintshop PRO gibi bitmap grafik programları, ekranda görülen resmin her noktasıyla ayrı ayrı çalışırlar. Vektör grafik programları ise resimleri noktalar halinde değil, nesneler ve katmanlar halinde ele alırlar. Bulabileceğiniz en İyi vektör grafik programı, kuşkusuz Corel Draw'dur.(Konusu: Bilgisayar T., Kökeni: )
Grafikçi:
Grafik tasarım işiyle uğraşan kişi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafiker:
Görsel tasarım yapan kişi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafit:
Karbonun bir türü; kurşun kalemlerin içindeki yumuşak madde.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafiti:
Duvarlara yapılan yazı veya resimler (sokak sanatı).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafofobi :
(ing.i. graphophobia) yazmaktan veya el yazısından korkma.(Konusu: Fobiler, Kökeni: ingilizce)
grafoloji:
(ing.i. graphology) yazı bilimi. Yazan kişinin karakterini analiz etmek amacıyla, el yazılarını inceleyen bilim dalı.(Konusu: loji ile biten, Kökeni: ingilizce)
Grafoloji:
(graphology) El yazısına bakarak kime ait olduğunu veya kişinin karakterini tanıma.(Konusu: Adli Tıp Terimi, Kökeni: )
Grafoloji:
El yazısından kişinin karakterini incelemeye çalışan alan.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grafometre:
Kütle ölçü birimi (1/1000 kilogram).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gram:
Kütle ölçü birimi (1/1000 kilogram).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramağırlık:
Bir cismin gram cinsinden ölçülen ağırlığı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramaj:
Bir maddenin veya ürünün gram cinsinden ağırlığı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
gramatoloji:
(ing.i. grammatology) Yazı dizge bilim. yazı sistemlerini inceleyen bilim dalı. grafik biçimli yazıları inceleme bilimi.(Konusu: loji ile biten, Kökeni: ingilizce)
Gramer:
Bir dilin yapı kurallarını inceleyen sistem (dil bilgisi).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramerci:
Dil bilgisiyle uğraşan kişi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramercilik:
Dil bilgisi (gramer) üzerine çalışma, inceleme işi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
graminoid:
tahıl isim Buğday, arpa, mısır, yulaf, çavdar, pirinç vb. hasat edilen ürünler ile tohumlarının genel adı, hububat(Konusu: , Kökeni: )
graminoloji:
, gerçek otların bilimsel çalışmasıdır. Sedgeç ailesinin, acele ailenin ve bulrush veya cattail ailesinin çimen türü türleri, graminoid kategorisinde gerçek çimlerle sıklıkla bulunurlar, ancak kesinlikle agrostoloji çalışmasına dahil edilmemiştir(Konusu: , Kökeni: )
Gramkuvvet:
Bir gram kütleye etki eden yerçekimi kuvveti.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramofon:
Plak çalar; sesi mekanik olarak çoğaltan eski müzik cihazı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gramsantimetre:
Fizikte kullanılan bir ölçü birimi (moment/kuvvet hesaplarında).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gran Komik:
Bir güldürüde en büyük "komik" rolü oynayan baş oyuncuya verilen ad. Eski Türk tiyatro oyunlarında bu, çoğu kez uşak rolünü oynayan oyuncu olurdu.(Konusu: Tiyatro Terimi, Kökeni: )
Granat:
Değerli taş olarak kullanılan kırmızımsı mineral (lal taşı türü).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grand Master:
Büyükusta, çok güçlü satranç oyuncularına FIDE tarafından verilen bir ünvandır. "Dünya Şampiyonu" ünvanı dışında bu ünvandan daha üst bir ünvan bulunmamaktadır. Büyükusta olmak, (şampiyonluk hariç) bir satranç oyuncusunun erişebileceği en yüksek onurdur.(Konusu: satranç terimi, Kökeni: )
Grand Prix (Büyük Ödül):
(Formula-1 Ter.) Formula-1’de yarışların her birine verilen ad. (Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Grand Slam:
(Tenis Ter.) Amerika, Fransa, Avustralya açık ve Wimbledon’dan oluşan dört büyük turnuvanın ortak adı.(Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Grandi:
(İtalyanca kökenli) Büyük, önemli, saygın kişi; bazen “ileri gelen” anlamında.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grandük:
Bazı Avrupa ülkelerinde “büyük dük” anlamına gelen soyluluk ünvanı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granit:
Magmanın soğumasıyla oluşan, kuvars ve feldspat içeren, çok sert ve dayanıklı magmatik kayaç; yapı malzemesi olarak yaygın kullanılır.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granitleşme:
Bir kayaç veya yapının zamanla granit benzeri özellikler kazanması süreci.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granitli:
İçinde granit bulunan veya granitle kaplı olan.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granül:
1 - Bir maddenin en küçük tanecik hâli. 2 - Biyolojide hücre içindeki küçük parçacıklar.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granülin:
Hücre içinde bulunan ve granül (tanecik) yapısında olan protein türü.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Granülit:
Kuvars, feldspat gibi minerallerden oluşan, yüksek sıcaklık ve basınç altında meydana gelmiş kristalli kayaç türü.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grappa:
Grappa; İtalya'da Brendi posasının üzüm kokusuyla harmanlanmasından oluşur. Çok sert bir içki olması sebebiyle küçük veya ince bardaklarda servis edilir. İyi bir Grappa'yı anlama yollarından biri, bir miktar Grappa'yı elinizin üstüne sürtmektir. Eğer aroması güzelse, o iyi bir Grappa demektir.(Konusu: İçki Çeşitleri, Kökeni: )
Gravat:
(bkz:: Gıravat)(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Gravite:
Yoğunluk, ağırlık; fiziksel olarak “yerçekimi etkisi” anlamında da kullanılır.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gravür:
Oyma tekniğiyle yapılan resim veya baskı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gravürcü:
Gravür yapan kişi.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gravürcülük:
Metal, taş veya ahşap üzerine oyma yoluyla resim yapma sanatı.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Gravyer:
Sert, delikli yapıya sahip bir peynir türü.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grayder:
Greyderin farklı yazımı (aynı anlam).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grekoromen:
(d.) (bir güreş türünü niteleyen fr. k.) Cinsel İlişki.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Grekoromen:
Antik Yunan ve Roma tarzına dayanan güreş türü.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grekoromen Güreş:
(Güreş Ter.) Ayakları tutmanın,ayaklara dalmanın yasak olduğu belden yukarı yapılan güreş dalı. (Konusu: Spor Terimi, Kökeni: )
Grekoromen Konuşmak:
(d.) Açık saçık şeyler konuşmak, cinsellikle ilgili şeyler anlatmak.(Konusu: Argo Terimi, Kökeni: )
Grekoromenci:
Grekoromen güreş yapan sporcu.(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grena:
Grena (Granat): Kırmızı renkli değerli taş (lal taşı).(Konusu: Batı Dilinden, Kökeni: )
Grenada:
Resmi Tam Adı: Grenada(Konusu: Ülke Resmi Adı, Kökeni: )
Grenada:
Yer Aldığı Kıta: Kuzey Amerika Kıtası'nda, Karayip Denizi'nde yer alan ada ülkesi.(Konusu: Ülke Bul.Kıta, Kökeni: )
Grenada:
Bağımsız Ülke: Birleşmiş Milletler üye ülke. Birleşik Krallık'tan (Büyük Britanya) Şubat 1974 tarihinde bağımsızlığını kazanmıştır. Daha önce 1967 yılında dağılan Batı Hint Adaları Federasyonu'na katıldı.(Konusu: Ülke Bağ.Tarihi, Kökeni: )
Grenada:
Yönetim Şekli: İktidar Yapısı: Üniter Devlet. İktidar Kaynağı: Anayasal Monarşi. NOT: Monarşi; Mutlak Monarşi veya Meşruti Monarşi (Parlamenter Monarşi, Anayasal Monarşi, Meşrutiyet) olarak ikiye ayrılır.(Konusu: Ülke Yönetim Şekli, Kökeni: )
Grenada:
İdari Yapısı: Grenada adası ile Grenadines ada grubundan oluşur.(Konusu: Ülke İdari Yapı, Kökeni: )