D E N E M E    


Osmanlıca Bir Kelime Öğrenelim!

efşe:

(f.i.) Bulgur (bkz:: burbûr).

SON EKLENEN OSMANLICA KELİMELER



*züyût-i tayyâr

*züyût

*züyûl

SON ARANAN OSMANLICA KELİMELER



*Dişilik

*Dişil

*Penis

OSMANLICA KELİME ARAMA


Sende Yolla Hata Bildir!



OSMANLICA SÖZLÜK




zeyg:  

(“ga” uzun okunur, a.i.) 1. bir tarafa meyletme. 2. kamaşma. 3. doğruluktan ve haktan aynlma.

zeyl:  

(a.i.) ayırma, (bkz: tefrîk).

zeyl:  

j (a.i.c. ezyâl, züyûl) 1. etek. (bkz: dâmen).

zeyl-hâne:  

(a.f.b.i.) müz. dörtten fazla haneli peşrev ve saz semaîlerinde (husûsiyle 5 hâne yazılmak an'anesi olan darb-ı fetih usûlündeki peşrevlerde) son haneye verilen bir ad.

zeyl-i dûdî-i a'verî:  

(kör bağırsak) anat. apandis.

zeyl-nâme:  

(a.f.i.) bir sigorta mukavelesinde veya mukavelenin şartlan üzerinde bâzı değişiklikler yapılmak gerektiği takdirde, asıl ve ilk sigorta poliçesine ek olarak tanzim edilen yeni bir vesika.

zeylen:  

(a.zf.) ek olarak, altta.

zeyliyyât:  

(a.i.c.) zeyil, ek, ilâve olarak yazılan şeyler

zeyn:  

(a.i.) süs, bezek, (bkz: zînet).

zeyn-üd-dîn:  

1. dînin zîneti, süsü. 2. dilimizde "zînettin" şeklinde erkek adı olarak kullanılır.

zeyn-ül-âbidîn:  

(a.b.i.) 1. âbidlerin, ibâdet edenlerin zîneti. 2. 12 imâm'ın dördüncüsü [Hz. Hüseyn'in Kerbelâda kurtulan ortanca oğlu ki asıl adı Ali'dir]. 3. (bizde "zeynelâbidîn" şeklinde kullanılan erkek adı).

Zeyneb:  

(a.h.i.) Hz. Muhammed'in büyük kızı. [bir rivayete göre de Hz. Muhammed'in Hatice'den doğan ilk çocuğudur].

zeyniyye:  

(a.i.) tar. Sühreverdi yâni Şeyh Ömer Sahabettin Sühreverdî tarafından kurulan tarikat kollarından biri.

zeyrek:  

(f.s.) anlayışlı, uyanık, zekî.

zeyt:  

(a.i.c. ezyât, züyût) 1. zeytin yağı.

zeyt-i gayr-i müceffif:  

kim. kurumaz yağ.

zeyt-i hacer:  

mad. gazyağı, petrol.

zeyt-i hırva':  

hintyağı, müshil.

zeyt-i müceffif:  

kim. kurur yağ.

zeyt-i müşamma':  

yakı.

zeyt-i tayyar:  

kokulu, uçucu yağ.

zeytûn:  

(a.i.) zeytin.

zeytûnî:  

(a.s.) zeytin renginde olan

zeytûniyye:  

(a.i.) bot. zeytingiller.

zeyyâl:  

(a.s.) 1. zeyli olan, kuyruklu, (bkz: dümdâr). 2. uzun etekli.

zeyyât:  

(a.i. zeyt'den) 1. zeytinden zeytinyağı çıkaran kimse. 2. zeytinyağcı, zeytinyağı satan kimse.

zı:  

(o.ha.) Osmanlı alfabesinin yirminci harfi olup "ebced" hesabında dokuz yüz sayısının karşılığıdır.

zı'f:  

(a.i.c. ez'âf) bir şeyin miktarca iki misli, iki katı.

zıa:  

(A.i.) işlenir toprak, tarla.

zıbâ':  

(a.i. zabu' ve dabu'un c.) zool. sırtlanlar.

zıbâb:  

(a.i. zabb'ın c.) kertenkeleler, kelerler, (bkz: zubbân).

zıbâbiyye:  

(a.i.) zool. kertenkele, timsah, bukalemun, kör yılan gibi hayvanları içine alan bir sınıf

zıbâbiyye-i berriyye:  

kertenkele ve benzeri hayvanlar.

zıbâbiyye-i mâiyye:  

bu sınıfın suda yaşayan kısmı.

zıdd:  

(a.i.c. ezdâd) 1. bir şeyin karşılığı, aksi. 2. karşıt. 3. nefret edilen, kerih şey.

zıddân:  

(a.i.c.) iki zıt, iki karşıt.

zıddân lâ-yectemiân:  

iki zıt şey bir araya gelmez.

zıddeyn:  

(a.i.c.) iki zıt, iki karşıt.

zıddî:  

(a.s.) zıdda, karşıta ait, zıtla ilgili.

zıddiyyet:  

(o.i.) 1. zıtlık, karşıtlık. 2. mec. sevişmezlik, düşmanlık.

zıfr:  

(a.i.c. ezfâr) 1. tırnak. 2. çengel. 3. pençe, (bkz: zufr).

zıhâr:  

(a.i.) 1. karşılıklı yardımlaşma, (bkz: müzaheret). 2. huk. [eskiden] kocanın karısını müebbeden mahremi olan bir kadının bakmak caiz olmayan bir uzvuna teşbih eylemesi. [Câhiliyet zamanında Araplar arasında câri ve talâk envâından ma'dûd idi. Şerîat-ı İslâmiyye tarafından bu nevî talâk menedilmiş ve zecr için zıhâr eden kimseye kefaret vazolunmuştur].

zıhâre:  

(a.i.) elbisenin dış yüzü, dış tarafı.

zıkkî:  

(a.i.) içine mayi (sıvı) konulan deri kap, deriden yapılmış su tulumu.

zıl:  

(a.i.). (bkz. zıll).

zılâl:  

(a.i. zıll'ın c.) gölgeler, (bkz: ezlâl, zulûl)

zılâl-âlûd:  

(a.f.b.s.) gölgeli.

zılâl-i ehvâl:  

korku gölgeleri.

zılâle:  

(a.i.) gölgelik, (bkz: mazalle, sâye-bân, sâye-gâh).

zılf:  

(a.i.c. ezlâf, zulûf) inek, koyun, keçi gibi hayvanların çatal tırnağı

zıll:  

(a.i.c. ezlâl, zılâl, zulûl) gölge, mec. koruma, sahip çıkma, (bkz. sâye).

zıll ü zül:  

(a.b.s.) 1. horluk, alçaklık. 2. itaat; alçakgönüllülük.

zıll-âlûd:  

(a.f.b.s.) gölgeli.

zıll-ı arz:  

astr. yerin gölgesi, fr. ombre de la terre.

zıll-ı evvel:  

tas. akl-ı evvel, Allah.

zıll-ı mahrûtî:  

astr. gölge konisi, fr. Cone d'ombre.

Zıll-ı memdûd:  

uzamış gölge. 2. medli, üzerinde med (uzatma) işareti bulunan [harf]

zıll-ı sânî:  

tas. dünyâ.

zıll-ı zâil:  

geçen gölge.

zıll-ı zalîl:  

koyu gölge.

zıll-i zalîl:  

koyu gölgeli.

zıll-ullah:  

(Allah'ın gölgesi, dünyâda Allah'ın gölgesi, yeryüzünde Allah'ın gölgesi) halîfeler, hükümdarlar için kullanılan elfâz-ı ta'zîmiyye'dendir (büyükleme sözleri).

zıll-ullah fi-l-âlem:  

(Allah'ın gölgesi, dünyâda Allah'ın gölgesi, yeryüzünde Allah'ın gölgesi) halîfeler, hükümdarlar için kullanılan elfâz-ı ta'zîmiyye'dendir (büyükleme sözleri).

zıll-ullah fi-l-arz:  

(Allah'ın gölgesi, dünyâda Allah'ın gölgesi, yeryüzünde Allah'ın gölgesi) halîfeler, hükümdarlar için kullanılan elfâz-ı ta'zîmiyye'dendir (büyükleme sözleri).

zıll-üş-şebâb:  

ilk gençlik çağları.

zıllî:  

(a.s.) 1. gölgeye mensup, gölge ile ilgili. 2. meşhur Evliya Çelebi'nin babasının adı [Derviş Mehmed Zıllî]. 3. mat. tanjant'a ait.

zılliyyet:  

(a.i. zıll'dan) Allah'ın, yeryüzündeki gölgesi olması bakımından hükümdarın vasfı, *niteliği.

zılliyyet-penâh:  

(a.f.b.i.) "Allah'ın yeryüzündeki gölgesinin sağladığı sığınak" hükümdarlık, padişahlık, sultanlık.

zılliyyet-penâhî:  

(a.f.b.i.) hükümdarlık; hükümdar

zımâd:  

(a.i.c. zamâid) 1. merhemle yaraya sarılan sargı, bez. 2. ilâç, lapa, yakı.

zımâd-ı hardal:  

hek. hardal yakısı.

zımâr:  

(a.i.) namus, ırz.

zımn:  

(a.i.) 1. iç taraf. 2. açıkça söy-lenmeyip dolayısıyla anlatılmak istenilen söz, gizli maksat. 3. maksat, istek, niyet.

zımnen:  

(a.zf.) açıktan olmayarak, dolayısıyla, kapalıca, üstü kapalı olarak, (bkz: zımnî).

zımnında:  

(a.zf.) için, dolayısıyla.

zımnî:  

(a.s. ve zf.) l. üstü kapalı, örtülü, açıktan olmayarak, dolayısıyla anlatılan.

zımnî irâde:  

izhârı kapalı olarak istek bildirme.

zımnî irade beyanı:  

huk. bir beyanda bulunan kimsenin hukukî netice iradesinin, ancak şart ve vaziyetin de birlikte değerlendirilmesiyle anlaşılan irade beyanı.

zımniyye:  

, (a.s. ve zf.) l. üstü kapalı, örtülü, açıktan olmayarak, dolayısıyla anlatılan.

zındîk:  

(A.s. c. zenâdîk, zenâdıka) (bkz: zindîk).

zındîkî:  

(a.s.) zındıklık.

zındîkiyyet:  

(a.i.) zındıklık.

zınnet:  

(a.i.) cimrilik, pintilik, (bkz: buhl).

zırâât:  

(a.i. zırâat'ın c.), (bkz. zirâât).

zırâî:  

(a.s.). (bkz. zirâî).

zırâr:  

(a.i.) karşılıklı zarar verme.

zırgam:  

(a.i.c. zarâgım) arslan. (bkz: dırgam, esed, gazanfer, haydar, leys, şîr).

zırgame:  

("ga" uzun okunur, a.i.) arslan. (bkz. dırgame).

zırh:  

(f.i.) zırh, demirden örme veya dökme savaş elbisesi, (bkz: cevşen, dır').

zırh-bâf:  

(f.b.s. ve i.) zırh yapan, zırhçı.

zırh-câme:  

(f.b.i.) zırh kaplı elbise, zırh elbise

zırh-dâr:  

(f.b.s.) zırhlı, zırh giyen, zırh giymiş olan. (bkz: zırh-pûş).

zırh-dûz:  

(f.b.i.) 1. zırh halkası yapan kimse. 2. zırhı delip geçen bir ok çeşidi.

Zırh-ı Davudi:  

Dâvud peygamberin "Câlûd" ile yaptığı savaştaki zırh gibi.

zırh-kürte:  

(f.b.i.) kısa zırh.

zırh-pûş:  

(f.b.s.) zırh giymiş, zırh giyen.

zırnîh:  

(f.i.) zırnık, sıçanotu, arsenik mâdeni ile kükürt karışığı bir madde.

zırnîhî:  

(f.s.) zırnık renginde olan, sarı renkli, (bkz: zirnîhî).

zırr:  

(a.i.c. zurûr) 1. döğme. 2. bot. tomurcuk.

zıyâ-i ebedî:  

ölme, ölüm. (bkz: mevt).

WhatsApp