D E N E M E    


Osmanlıca Bir Kelime Öğrenelim!

mümârete:

(a.i.) uğraşma, çabalama, (bkz: mücâdele).

SON EKLENEN OSMANLICA KELİMELER



*züyût-i tayyâr

*züyût

*züyûl

SON ARANAN OSMANLICA KELİMELER



*Dişilik

*Dişil

*Penis

OSMANLICA KELİME ARAMA


Sende Yolla Hata Bildir!



OSMANLICA SÖZLÜK




zilzâl:  

(a.i.) zelzele, sarsılma, deprem, (bkz: zelzâl, zülzâl).

zilzil:  

(a.i.c. zelâzil) uzun etek.

zimâm:  

(a.i.c. ezimme) yular, hayvan yuları.

zimâm:  

(a.i.) kendi tarafını koruma, gözetme.

zimâm-dâr:  

(a.f.b.s.c. zimam-dârân) 1. yular tutan. 2. bir işi elinde tutan, idare eden, yürüten, yöneten.

zimâm-dârân:  

(a.f.b.i. zimamdâr'ın c.) bir işi idare edenler, yürütenler, yönetenler

zimâm-dârî:  

(a.f.b.i.) 1. zimamdarlık, yular tutma. 2. bir işi elinde tutma, idare etme, yürütme, yönetme.

zimem:  

(a.i. zimmet'in c.) zimmetler, borçlar.

zimemât:  

(a.i. zimem'in c.) borçlar.

zimmet:  

(a.i.c. zimem) l. sahip çıkma, koruma zorunda kalma. 2. üst, üstte olan şey. 3. bir ticarî kuruluşun borçlarının topu.

zimmî:  

(a.s.i. zimmet'den) İslâm Devleti tebaasından olan ve haraç veren Hıristiyanlar, Yahudiler, (bkz. reâyâ).

zîn:  

(f.i.) eyer [binek atlarına vurulan-]. (bkz. raht).

zîn-pûş:  

(f.b.i.) eyer örtüsü.

zinâ-kâr:  

(a.f.b.s.) zina eden, kanunsuz çiftleşmede bulunan.

zinâ-kârî:  

(a.f.b.i.) zina işleme, zamparalık.

zinâ':  

(a.i.) nikâhsız çiftleşme.

zinâb:  

(a.i. zeneb'in c.) kuyruklar, (bkz: eznâb).

zinâbe:  

(a.i.) [her şeyin] ardı, arkası, (bkz: zünâbe).

zinâd:  

(a.i. zend'ın c.) 1. çakmak demirleri; çakmaklar.

zinâd-ül-hacer:  

çakmak taşı. 2. anat. (zend'in c.) bilekler.

zincefr:  

(a.i.) zencefre, civa ile kükürt karışığı bir çeşit kırmızı boya.

zindân:  

(f.i.) 1. karanlık, yeraltı hapishanesi, (bkz: mahbes, sicn). 2. pek karanlık, sıkıntılı yer.

zindân-gîr:  

(f.b.s.) zindana konulmuş, zindana atılmış.

zindânî:  

(f.i.) 1. zindancı, zindan muhafızı. 2. zindana kapatılmış suçlu.

zindâniyân:  

(f.i. zindânî'nin c.) zindanlıklar, zindana kapatılan suçlular.

zinde:  

(f.s.c. zindegân) 1. diri, yaşayan, canlı. 2. dinç, sağlam, güçlü kuvvetli.

zinde-bâd:  

(f.fi.) "yaşasın!".

zinde-dâr:  

(f.b.s.) gece uyumayan, uyanık kalan, (bkz: sâhir).

zinde-dil:  

(f.b.s.) yüreği canlı olan, uyanık

zinde-gân:  

zinde-gân (f.s. zinde'nin c.) zinde olanlar, diriler.

zinde-rûd:  

(f.b.i.) müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az beş alü asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zindegânî:  

(f.i.) 1. dirilik, hayat. 2. yaşayış; geçim.

zindegî:  

(f.i.) zindelik, dirilik, canlılık.

zindîk:  

(a.s.c. zenâdîk, zenâdıka) zındık, münafık, âhirete inanmayan, Allahsız.

zînet:  

(a.i.) süs, bezek, (bkz: zîb, zîver).

zînet-efzâ:  

Pek çok ziynet (bkz:: zînet bahşeden.

zinhâr:  

(f.e.) sakın! asla, olmaya, aman!

zînhâr:  

(f.e.) sakın! asla, olmaya, aman!

zinhâr-hâr:  

(f.b.s.) 1. aman dileyen. 2. sözünde durmayan adam.

zîr:  

(a.i.) sazın en ince teli.

zîr:  

(f.i.) 1. alt, aşağı, (bkz: taht). 2. tîz perde

zîr ü bâlâ:  

aşağı yukarı, altüst.

zîr ü bâm:  

sazın en ince ve kalın teli

Zîr ü bemm:  

1- En ince ve en kalın tel. [nazımda bemm şeklinde kullanılır] (bkz:: bâm). 2- pes-perde.

Zîr ü zeber:  

altüst. 2. üst derecede bulunan kimse, âmir; hâkim; mahir.

zîr-bend:  

(f.b.i.) kuşak kemer, kayış. (bkz: nitâk).

zîr-dest:  

(f.b.s.c. zîr-destân) el altındaki ahâli, el altında bulunan âciz [halk].

zîr-destân:  

(f.b.s. zîr-dest'in c.) el altındaki halk, âcizler, (bkz. maiyyet, tebaa).

zîr-efken-i rûmî:  

müz. Türk müziğinin vaktiyle kullanılmış en az iki buçuk asırlık bir mürekkep makamı olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zîr-efkend:  

(f.b.i.) müz. Türk müziğinin en eski mürekkep makamlarından biri. Son asırlarda pek çok kullanılmış veya hiç kullanılmamıştır. Gazî Giray Hân'ın darb-ı fetih usûlündeki 5 haneli peşrevi ile sengin semaî usûlündeki 5 haneli saz semaîsi, makama nümunedir. Umûmî çatısı itibarıyla zîr-efkend şöyledir mahur, ruh-nüvâz, çargâh, aşîranda sabâ. Makam umumiyetle inici olarak seyreder ve geniş ölçüde müşterek seslerden istifâde ederek geçkiler yapar; anbitüsü en geniş makamdır. Yayılan makamlardan bâzılarında fazla kalındığı gibi, bâzılarının dizilerinden birkaç ses arzı da kâfî görülebilir. Bu Türk müziğinin en mürekkep makamında, muhtelif muvakkat ve asma kararlar yapılır, nihayet sabâ'nın şeddi ile hüseynî aşîran (mi) perdesinde durulur. Donanımına mâhûr'un "fa" küçük mücenneb diyezi konulur ki, ruhnüvaz'da da müşterektir. Ayrıca nota içerisinde lüzumunda yapılacak ana makama ait ta'dîlât şöyledir ruhnüvaz için "re" bakıyye diyezi, çargâh için "fa" bekar, aşîran'da sabâ için "si" koma bemolü, "la" bakıyye bemolü, "fa" bekar ve "fa" bakıyye diyezi ("si" bekar ve "mi" bakiyye bemolü de kullanılabilir). Güçlüler rast (sol) (mâhûr'un durağı, çârgâh'ın güçlüsü aşîran'da sabâ'nın güçlüsü), çargâh (do) (çargâh durağı), neva (re) (mâhûr'un güçlüsü), pûselik (si) (ruhnüvâz'ın güçlüsü) (ruhnüvâz'ın durağı olan hüseynî aşîran (mi), son durak ile müşterektir).

zîr-efkend-i büzürg:  

müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az beş altı asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zîr-efkend-i kûçek:  

1) küçük zîrefkend; 2) müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az beş altı asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

Zîr-i bagal:  

Koltuk altı.

zîr-i ser:  

başın altı.

Zîr-i zemîn:  

yeraltı, yerin dibi. 2. üzerinde süs, nakış, resim gibi şeyler bulunan bir şeyin asıl rengi. 3. mec. temel, dayanak. 4. tarz, eda. 5. mevzu, tema, ortam.

Zîr-i zîn:  

eyer vurma.

zir-keşîde:  

(f.b.s.) 1. altı çekilmiş. 2. müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az beş altı asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zîrâ:  

(f.e.) çünkü, şundan dolayı ki.

zirâ-i a'şârî:  

metre. 2. Ay menzillerinden biri.

zirâ-i âmme:  

huk. [eskiden] altı kabza, yânî yirmi dört miktarı olan arşın [bunun karesi; 516 parmaktır; arşına Türkiye'de "zirâ-ı mi'mârî" denir], (bkz: zirâ-i kisrâ).

zirâ-i kirbâsî:  

huk. [eskiden] yedi kabza, yânî yirmi sekiz parmak miktarı olan arşın. [bezlerde, kumaşlarda kullanılır].

zirâ-i kisrâ:  

huk. [eskiden] yedi kabza, yânî yirmi sekiz parmak miktarı olan arşın, [buna "zirâ-i melik" de denir], (bkz: zirâ-i kirbâsî).

zirâ-i mesâha:  

yedi kabza ile bir dikili parmak miktarı olan ve arazîde kullanılan bir arşın.

zirâ-i mi'mârî:  

kalfa ve dülgerlerin kullandıkları yirmi dört parmaktan ibaret bir uzunluk ölçüsü.

zirâ':  

(a.i.c. zirâât, zür'ân) 1. dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü, (bkz. endâze). [75 - 90 santim arasında değişen şekilleri vardır].

zirâât:  

(a.i. zirâ'ın c.) zirâlar, uzunluk ölçüleri, (bkz. zür'ân).

zirâat:  

(a.i.) ekincilik, çiftçilik, tarım, (bkz: filâhat).

zirâât:  

(a.i. zirâat\'ın c.) ekincilikler, çiftçilikler, tarımlar.

zirâat-i mütenâvibe:  

zir. topraktan çok mahsul almak için o toprağa nöbet ile türlü ekin ekme usûlü.

zirâî:  

(a.s.) zirâate ait, zirâatle ilgili, tarımsal.

zirâiyye:  

(a.s.) ["zirâî"nin müen.]. (bkz. zirâî).

zîre:  

(f.i.) kimyon.

zîrek:  

(f.s.) zeyrek, anlayışlı, uyanık. (bkz: zekî).

zîrekî:  

(f.i.) zeyreklik, anlayışlılık, uyanıklılık.

zîrîn:  

(f.s.) alttaki, aşağıdaki.

zirişk:  

(f.i.) bot. kadın tuzluğu, anber-baris, lât. berberis vulgaris.

zirişkiyye:  

(a.i.) zirişk'e benzeyen bitkiler sınıfı.

zirkeş-hâverân:  

(f.b.i.) müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az beş altı asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zirkeş-hüseynî:  

(f.a.b.i.) müz. Türk müziğinde vaktiyle kullanılmış en az yedi asırlık bir mürekkep makam olup zamanımıza kalmış nümunesi yoktur.

zirnîhî:  

(f.s.) zırnık renginde olan, sarı renkli.

zirve:  

(a.i.) doruk, bir şeyin en yüksek noktası, tepesi, [kelime anatomide de kullanılır].

zirve-i cebel:  

dağ tepesi.

zişt:  

(f.s.) çirkin, (bkz: kabîh).

zişt-rû:  

(f.b.s.) çirkin yüzlü.

ziştî:  

(f.i.) çirkinlik.

zîver:  

(f.i.) 1. süs, bezek, (bkz. zîb, zînet). 2. erkek adı.

ziy:  

(a.i.) (bkz: ziyy).

ziyâ-bâr:  

(a.f.b.s.) ışık saçan, (bkz: ziyâ-pâş).

ziyâ-dâr:  

(a.f.b.s.) ziyâlı, parlak, ışıklı, aydın.

ziyâ-efşân:  

(a.f.b.s.) ışık saçan, ışık serpen, (bkz: ziyâ-feşân, ziyâ-nisâr, ziyâ-pâş).

ziyâ-feşân:  

(a.f.b.s.) ziya, ışık saçan, (bkz. ziyâ-efşân).

ziyâ-güster:  

(a.f.b.s.) ziya saçan, ışık (bkz:: ışk) yayan.

ziyâ-hâh:  

(a.f.b.s.) aydınlık isteyen.

ziyâ-nisâr:  

(a.f.b.s.) ışık serpen, (bkz: ziyâ-efşân, ziyâ-pâş).

Ziyâ-pâş:  

(F.b.s.) ziya saçan, ışık, aydınlık veren, (bkz: ziyâ-bâr, ziyâ-nisâr).

ziyâ-yi kamer:  

astr. ayışığı.

Ziyâ-yi mevvâc:  

çok dalgalanan ışık

ziyâ-yi muntafî:  

bâzı akşamları Güneş battıktan sonra batı ufkunda ve sabahları Güneş doğmadan önce doğu ufkunda görülen hafif ışık.

ziyâ':  

(a.i.) 1. ışık, aydınlık,

ziyâd:  

(a.i.) fazlalık, çokluk.

WhatsApp